Ne ekonomist, ne siyasetçi ne de strateji uzmanı değilim. Ancak her on senede bir dolar patlaması yaşayan, ekonomide oluşan travmalardan etkilenen bir vatandaş, yatırımcı ve sağlık girişimcisi olarak yaşadıklarımdan çıkardığım dersleri size anlatabilirim.

Damdan düşen misali birkaç dolar operasyonundan zarar görmüş batmış çıkmış birisi olarak tecrübelerimi paylaşabilirim

24 Ocak 1980 kararları alındığında öğrenci idim. Burslar ve harçlıklar ile geçindiğim için henüz krizleri tam değerlendirecek durumda değildim. 1994 krizinde Haseki hastanesinde asistandım ama sağlık yatırımcılığına da başlamıştım. Tabii bu dönemde yatırımların yarı yarıya değer kaybettiğini yaşadım. İlk batış çıkışlarımız bu yıllarda oldu. Ama küçük yatırımlar olduğu için fazla etkilenmedim.

2001 krizine tek ayaküstünde yakalandık. Bir sağlık yatırımı yaparken dolar üzerinden borçlanmıştık. 10 Şubat 2001 de anlaştık 20 Şubatta ödeme yapacağımızda dolar bir anda 560 tl den 950 tl ye daha sonrada 1500 tl ye çıkmıştı. Bir ayda yaklaşık 3 kat fakirleşmiştik. Ama yıkılmadık ayakta kaldık ve uzun dönemde yatırım yapmanın, üretmenin hem şahıs hem ülkemiz adına doğru olduğunu yaşayarak anladık.

2018 krizi nispeten daha küçük ölçekli oldu. Bir ay içerisinde 4,5 TL den 6 TL ye çıkan dolar yaklaşık %30-40 değer kazanırken ekonomimiz küçük çaplı bir kriz geçirdi. Doların yükselişinin ekonomik nedenlerden çok siyasi nedenlerin olması, zaten ABD ile limoni olan ilişkilerimizin de milli duygularımızı harekete geçirmesi nedeni ile adeta bir seferberlik duygusu ile karşılanmasına yol açtı. Bu duygunun harekete geçmesi iyi ama duygusal tepkiler eğer akılcı sonuçlara çevrilmezse kısa zamanda saman alevi gibi sönebilir. Krizler, yıkımlar ve duygusal tepkilerin nasıl yönetileceği ve uzun dönemde en az zararla atlatılacağı konusunda dünyada daha önce yaşanmış örneklerden ders almamız gerekir.

Japonya krizi nasıl atlattı

Bu noktada Japonya da İmparator Hirohito’nun 2. Dünya savaşı sonrası aldığı kararlar bize ışık tutabilir. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen, üstüne üstlük Hiroşima ve Nagazaki gibi iki önemli şehrine atom bombası atılan Japonya zor bir tercihle karşı karşıyadır. Asla teslim olmama ve ölümüne mücadele kültürü alan Japon ordusu ve halkı  kamikaze saldırıları ve harakiri yapmak dahil son nefese kadar savaşmak düşüncesindedir.

Japon komutanları ve yöneticileri bir araya toplayan İmparator Hirohito şu acı, fakat tarihi konuşmayı yapar; Yenildik, ordularımız imha edildi, sivil halkımız acımasızca bombalandı. Önümüzde iki yol var ya yok olana, ölene kadar savaşacak ve harakiri yapacağız veya teslim olup düşmanı yenmek için daha çok çalışıp güçleneceğiz. Harakiri yapmak için ben de hazırım ama ben size daha zor ve uzun yolu tavsiye ediyorum. Teslim olacak ama asla vazgeçmeyeceğiz.

 Hirohito’nun bu çok acı ve tarihi konuşması sonrası komutanlar ve yöneticiler teslim olmayı kabul ederler. Ancak daha çok çalışarak, daha çok üreterek, az tüketerek o günleri atlatırlar. Bugün eskisine oranla çok daha güçlü bir Japonya var.

Evet biz bu kadar zor durumda olmasak da artık acı ama tarihi kararlar almak zorundayız. Türkiye, batının ve ABD nin bir tüketim pazarı, dolar oyuncağı, şamar oğlanı olmamalı. Daha çok çalışıp, daha çok üretip daha az tüketerek reel ekonomiyi canlı tutmalıyız.

2017 de Alman ekonomisi 300 milyar, Japonya ise 203 Milyar dolar cari fazla veriyor. Türkiye’nin ise cari açığı 2016 da 32 milyar, 2017 de ise 47 milyar dolar oldu.

Bizim aklımıza gelen bazı çareleri yazalım.

1-İsrafı ve lüks tüketimi azaltmalı, kanaat ve üretimi teşvik etmeliyiz. Bu konuda devlet adamlarımızın, sivil toplum önderlerimizin, belediyelerimizin…vs örnek olması gerekir. Sonra fert, aile ve toplum olarak üretim, yerli malı kullanma ve kanaat konusunda şuurlu olmalıyız.

2-İthalat-ihracat dengesini kurmalı, cari açığı azaltmalıyız. İhracatımızı mutlaka bilgi ve teknoloji ağırlıklı hale getirmeliyiz.

3-Teknolojik ürünlerin derhal yerlilerini yapıp kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamalıyız. 1980 li yıllarda Japon malı tapon malı diye söylenirdi. Önce basitini sonra da en iyisini yapmaya çalışmalıyız.

4- Üniversite-Sanayi-ARGE işbirliği sağlanmalı, teknoparklar yüksek kira getiren avm mantığı ile çalışan yerler olmaktan çıkarılmalı ve gerçek ARGE-Teknoloji geliştirme merkezleri olmalıdır.

5-Tarım ve hayvancılıkta yeni bir döneme girmeliyiz. Ülkemizde işsizliğin, çarpık kentleşmenin, köyden kente dengesiz göçün çaresi tarım ve hayvancılığın yeni şatlarda düzenlenmesi, teşvik edilmesi, verimli hale getirilmesidir.

6- Ekonomide faiz-döviz-inşaat-rant  ekonomisinden reel ekonomiye Arge-üretim-hizmet sektörlerine ağırlık verilmesi gerekmektedir. Son yıllarda tanıdığım bir çok tüccar tekstilden, sağlık sektöründen, tarımdan..vs inşaat sektörüne kaymıştır. İnsanlar riske girip yatırım yapmaktan, iş kurmaktansa faize, arsa almaya ve inşaata yatırım yapmaya başlamışlardır. Bu çarpık gidiş ekonomiyi bir müddet sonra çıkmaza sokacaktır.

7- Sağlık sektöründe, sağlıkta dönüşüm programı sonrasında çok iyi bir düzelme sağlanmasına rağmen, ülkemiz ilaç, tıbbi sarf malzemeleri, biyomedikal cihaz ve kitler açısından %95 oranında dışa bağımlıdır. Bu konuda gerekli çalışmalar yapılmalı, yerli üretim desteklenmeli, yerli firmaların rekabet gücüne kavuşabilmesi için  ihale şartnameleri düzenlenmelidir.  Misal olarak yerli bir firmamız kan grubu tayini yapan cihaz ve kitleri ürettiği halde cihaz tam otomatik değil, yarı otomatik olduğu için devlet ihalelerine alınmamaktadır. Gerekli tüm kalite sağlandığı halde bu gibi ihale şartnamesi engellemeleri ile yerli cihaz ve kit üretimi gelişememektedir.

Dr. Selahattin Semiz

TG Facebook Yorumları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.