18 yıl önce bir Ağustos akşamı idi. Sıcak ve nemli bir İstanbul gecesi derin uykularda uyuyorduk. Gecenin sona ermeye başladığı, seher vakti diye bilinen, saat 03.05 de 45 saniye süren bir deprem oldu.

 

 

Bütün uykuları bölen, herkesi korku ve telaş ile yatağından kaldıran şiddetli bir gürültü ve sarsıntı ile uyandık. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor, çocukları ve ailemizi nasıl kurtaracağımızı ne yapacağımızı düşünüyorduk. Sanki bir yıl gibi geçen o 45 saniyede neler düşünmedik neler yaşamadık neler hissetmedik yazılsa kitap olur.

 

Evden dışarı çıktığımızda herkes evlerinden çıkmış sokaklara ve parklara toplanmıştı. İnsanların gözünde bir korku ve endişe vardı. Kimse ne olduğunu ne yapacağını bilmiyordu. Sabah işe gittiğimizde tüm Marmara bölgesini etkileyen, Gölcük merkezli şiddetli bir deprem olduğunu, Kocaeli, Adapazarı, Gölcük ve Yalova tarafında çok hasar olduğunu öğrendik. Televizyonlarda o bölgeyi görüntüleyen helikopterler bu bölgelerdeki ağır yıkımı gösteriyordu. Ama hükümet henüz olayın ciddiyetinin farkında değildi.

 

Saat 11 gibi dönemin başbakanı Ecevit yaptığı açıklamada deprem olduğunu birkaç kişinin öldüğünü ama devletin gerekli önlemleri aldığını söylüyordu. Zaten yaşlı ve hasta durumda olduğundan durumu yeterince değerlendiremiyor, titreyen sesi ile kendince millete moral vermeye çalışıyordu. Günler geçtikçe olayın boyutu ve hasarın büyüklüğü anlaşılacaktı. Resmi rakamlara göre 23 bin kişi ölmüş, on binlerce kişi yaralanmıştı.

 

 

O dönemde çalıştığım hastahanede arkadaşlarla konuşuyor, ne yapacağımızı düşünüyorduk. Sağlık çalışanları olarak böyle bir zamanda rutin hayatımıza devam edemezdik. Kartal ve Haydarpaşa devlet hastanesinde çalışan arkadaşlarımız bölgeden çok fazla sayıda hasta ve ağır yaralıların geldiğini söylüyorlardı. Bizler bir şey yapamamanın üzüntüsü içerisinde idik. Sağlık Vakfında ve Afiyet Hastanesinde çalışan birkaç arkadaş depremde en çok hasar gördüğü söylenen Gölcük bölgesine gitmek için hazırlanmaya başladık.

 

Hiçbir duyuru yapmadığımız halde nasıl haber aldığını bilmediğim, hala da anlamadığım 35 kişilik bir sağlık ekibi 2 gün içerisinde toplanmıştı. Ümraniye belediyesi cankurtaran aracını bize destek için verdi. Vefa Prefabrik, bir kamyon kasasında prefabrik bir kabin gönderdi. Tüm tıbbi malzemeyi bu kabin içerisine doldurduk. Bir minibüs de sağlık ekibini taşıdı.

 

Hazırlıkları tamamlayıp depremden sonraki 3. günde Gölcük’e varmıştık. Yollar adeta bir kıyamet sahnesini hatırlatıyordu. İstanbul’dan Gölcük’e kadar yol boyunca yıkılmış evler, köprüler, binalar ve etrafta çaresizce ağlayan, yıkıntıların başında bekleyen, enkazı kazan insanlar görülüyordu. Yol boyunca trafiği düzenlemeye çalışan siviller, ellerinde sopa ile araçları yönlendiren gençler vardı. Sağlık ekibi olduğumuz için bize öncelik veriyorlar her yerde geçişimizi kolaylaştırıyorlardı.

 

İlk önce Gölcük Devlet Hastanesi’ne gittik. Hastanede tüm sağlık personeli üstün bir gayretle koşturuyor, yaralılar ve hastalarla ilgileniyordu. Hastanenin tüm yatakları doluydu. Koridorda ve hastane bahçesinde kurulan çadırlarda bile hastalar yatıyordu. Acil bölümü adeta bir savaş alanını andırıyordu.  Başhekim ile görüşüp kendilerine yardımcı olmak istediğimizi söyledik. Bize çok yoğun olduklarını, bizimle ilgilenemeyeceğini en iyisi başka bir yerde çalışmamızı söyledi.

 

Bir cankurtaran çalışanına sağlık ekibi olduğumuzu söyledik, nerede daha çok ihtiyaç olduğunu sorduk. Gölcük Belediyesi yakınında acil merkezi oluştuğunu kendilerinin de hastaları oraya götürdüğünü bu konuda o bölgenin daha uygun olduğunu söyledi.

Yine yol boyunca yıkık binaların arasından geçip, donanma komutanlığı ve Gölcük belediye binasının yanında,  park olarak kullanılan açık alanda yerleştik. Rus sağlık ekibinin kurduğu acil müdahale hastanesi ve her bölgeden gelen cankurtaran ekibi merkezi de çok yakınımızda idi. O zaman hissettiğim utançlardan biri de Rus ekibinin depremden sonraki 12 saat içerisinde bölgeye gelmesi idi. Biz İstanbul’dan ancak 3. gün gelebilmiştik. Şişme çadırlardan oluşan ameliyathane-servis-poliklinik ve dinlenme alanı ile çok pratik ve ergonomik bir ekipti. Medikal ekipte genel cerrah, anestezist, ortopedist, hemşire..vs bulunan tam bir sahra hastanesi kurmuşlardı. Ciddi ameliyatlar yapıyor ve ağır hasta bakımı ile ilgileniyorlardı. Keşke bizim de böyle bir ekibimiz ve malzememiz olsa diye çok imrenmiştim.

 

Sağlık Merkezimiz, 35 kişilik sağlık ekibi, kamyon kasasında yerleşmiş ilaç ve malzeme deposu, Kızılay çadırlarından yaptığımız muayene ve istirahat çadırları ve cankurtaran ekibimizden oluşuyordu. İlerleyen günlerde yanımızdaki alanlara Hakyol Vakfı’nın gıda ve malzeme dağıtım çadırı ve yemek dağıtım ekibi yerleşecekti.

 

Yaklaşık 2 ay kadar bu bölgede sağlık ve gıda-giyecek destek hizmeti verdik. İnsanlara yardımcı olmaya, bir nebze yaralarını sarmaya çalıştık. Her biri bir kitap olacak derinliğe sahip olaylarla, insanlarla karşılaştık. Hayatımızın zor ama manen kazançlı bir dönemini yaşadık.

 

Yıkılan eczanesinin karşısında bulunan sağlık ekibinden bir kutu ağrı kesici almaya gelen eczacı, ekmek kuyruğunda bekleyen fırın sahibi, 3 apartmanı depremde yıkılan ve bizden battaniye isteyen gurbetçi, yıkılan evinin enkazında yakınlarını arayan ümitsiz, acılı, suskun insanlar..vs her biri bir film sahnesi gibi gözümüzün önünde yaşanıyordu.

 

Bir dostumdan dinlemiştim. Marmara bölgesinde küçük bir ilçe belediye başkanı anlatmış. Başkanlığının ilk zamanında imar konusunda çok hassas davranılması konusunda talimat vermiş. İmara aykırı, fazla kat binaların yıkılmasını emretmiş. Bir zaman sonra eniştesi makamına gelerek yaptığı binadaki fazla katın yıkılmamasını istemiş. Olmaz deyince ertesi gün ablası kapısına gelmiş. Ona da münasip bir dille olmayacağını söylemiş. Bir kaç gün sonra annesi gelerek ‘Eğer kardeşinin evini yıkarsan sütüm haram olsun’ demiş. Bu yemin karşısında yıkımı durduran başkan, depremden sonra gözyaşları içerisinde ‘Keşke yıktırsaydım, çünkü ablam, eniştem ve 3 çocuğu o evin enkazı altında kalarak öldüler’ diyor.

 

Sağlık merkezimize her gün Türkiye’nin her yerinden bilmediğimiz tanımadığımız insanlardan, vakıflardan, sivil toplum kuruluşlarından yardımlar geliyordu. Antalya’dan bir kuruluş tam bir mutfak malzemesi ve ekibi göndermişti. Yüzlerce kişiye yemek yapılmasına vesile olmuşlardı. Bir kamyonet ilaç, serum ve tıbbi malzeme getiren bir kuruluşun şoförü getirdiği malzemeyi bırakacak yer bulamayınca bize adeta yalvararak vermişti.

 

Her gün yüzlerce hastayı muayene ediyor, ilaçlarını veriyor, küçük tıbbi müdahaleler yapıyorduk. Bir ekipte cankurtaran ile sahada dolaşıp ev ziyaretleri ile sağlık merkezine gelemeyen hastalara hizmet ediyordu. Gıda ve destek ekibi de ihtiyaç sahiplerine malzemeleri ulaştırmaya çalışıyordu.

 

Her olayın acıları, üzüntüleri, zorlukları olduğu gibi fedakâr insanları, kahramanları da vardır. O zor günlerde günlerce insanlara hizmet etmek için gece gündüz demeden çalışan, koşturan, gözyaşı silmeye çalışan nice güzel insanlar gördük. Aylarca evine gitmeden çadırlarda yiyecek giyecek dağıtan vakıf insanlar, en zor şartlarda aralıksız sağlık hizmeti veren doktorlar, sağlık mensupları, enkaz çalışmalarında can kurtarmaya çalışan fedakâr insanlar, insanlara bir tas sıcak çorba götürebilmek için gayret eden, yetim çocukları avutmak için çalışan hanımlar, elinde avucunda ne varsa paylaşan cömert insanlar… vs çevremizde hemen yanı başımızda idi. Adeta asr-ı saadetteki vakıf ruhu yeniden canlanmış, Yesevi Dervişleri, Alperenler yeniden günümüze gelmişlerdi.

 

Bir gün bizleri derinden üzen haber geldi. Hükumet deprem bölgesinde yardım yapan tüm sivil toplum kuruluşlarını bölge dışına çıkarıyor, adeta kovuyordu. Bizde çevremizde artık dost olduğumuz depremzede dostlarımızla vedalaşarak, gözyaşları içerisinde bölgeden ayrıldık. Artık bizim yaptığımız hizmetleri devlet yapacaktı herhalde. Bir yıl sonra Sağlık vakfı yöneticileri olarak yaptığımız hizmetleri kayıt altına almadığımız için yandaşlarına menfaat temin etmek suçlaması ile yargılanacaktık. O günler 28 Şubat sürecinin devam ettiği zor günlerdi. Kayıtlarımız yoksa da, şahitlerimiz Allah(cc) ve tüm Gölcük halkı idi.

 

18 yıl sonra geriye baktığımızda yapılan çok şeyler var. Ama yapılması gereken şeylerde çok. Eski binaların yenilenmesi yavaş gidiyor ve maalesef ranta kurban ediliyor. Tarihe, doğaya ve hayata uymayan bir şehirleşme hızla devam ediyor, afet bölgelerinde sahra hastaneleri kuracak alt yapı Sağlık bakanlığı ve Sivil toplumda henüz hazır değil.

 

17 Ağustos 1999 Türkiye için çok acı bir milat oldu. Belediyeler imar ve yapı denetim konusunda çok ciddi tedbirler aldı. Sağlık Bakanlığı Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE) kurarak dünyanın her yerinde felaketlerde acil medikal yardım ekibi oluşturdu. Sivil toplumda kendini geliştirdi ve yeniledi. Devletin ulaşamayacağı yerlere ulaşmaya, unutulan mazlumlara el uzatmaya, toplumun yaralarını sarmaya başladı. Hem hizmet ederken hem de kayıt yapmaya ve kalite sistemine uymaya başladı. Allah bu felaketlerden ders almayı nasip etsin, bir daha yaşatmasın.

 

Dr. Selahattin Semiz

TG Facebook Yorumları

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.